14/9/2007 - Kars'ın Tarihi
ERMENİLER KARS'I NEDEN İSTİYOR
Ermeni terörü, Türkiye’nin karşılaştığı en eski şiddet hareketlerinden biridir. Bunu nedeni, Türkiye topraklarında gözü olan Ermeni isteklerinin var olmasıdır..Bu durum Osmanlı Devleti’nin farklı dönemlerinde hep devam etmiş ve dikkate değer bir devamlılık göstermiştir.İlginç olan bu devamlılığın taktiksel ve ideolojik olarak sürdürülmesidir. Bu bağlamda konumuz olan dönemin eyalet Kars’ta ise, batılı devletlerin tahrik , teşvik ve finansmanının, Ermeni Patrikhanesi ve Ermeni Kiliselerinin çalışmalarının, Osmanlı Devleti’nden Avrupa Devletinden Avrupa ve Amerika’ya giderek ihtilalci fikirlerle yurda dönen Ermenilerin 1828-1829 Savaşı ve sonrasında hedeflerine ulaşmak doğrultusunda , propaganda ve katliam yaparak diğer Osmanlı topraklarında olduğu gibi Kars şehrinde de amaçlarına ulaşmaya çalıştıkları görülmektedir. KARS TARİHİ
Bugünkü ile adını vermiş olan Kars beledesi, milattan önce 130-127 yıllarında Kafkaslar kuzeyinden Dağıstan bölgesine gelerek buralara yerleşen Bulgar Türklerinin vanand-balang boyunu oymağından kalmadır. Kars adının Ermenistan, Gürcistan hududunda bulunmasından dolayı gürcüce“ karı ” (kapı) kelimesi ile ilgili olan “ karıskalakı “ yani “kapı şehri” tabirinden geldiği hususu hakikatte yakındır. Eserini 788’ de itermiş olan Gevond’ un şehirden 7 tarihinde ilk defa “karuts kalak” (Kars şehri) diye bahsettiği de bir gerçektir. Kaşkarlı Mahmut, divan-ı lugat,it türk’te kars’ı, deve ve koyun yönünden yapılmış elbise şal kuşak ve dokuma anlamlarında tarif etmiştir. Kars’ın yerleşme tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bu inceleme, yazılı tarih öncesi ve yazılı tarih sonrası diye karşımıza çıkmaktadır. Kars yöresinde en eski yerleşme Alt paleolitik Döneme rastlar. Bazı önemli bulgular sayesinde de Kars’ın ilk ve Tunç Çağı ve Orta Tunç Çağına kadar uzanmaktadır.Yazılı Tarih Urartulardan başlamaktadır.Oysa F.Kirzioğlu yazılı tarih Urartulardan değil de.Hurilerin yaşadığını belirtmektedir huriler savaşlardan sonra Urara Karsı M.Ö.810 bırakmışlardırr.Kars Urartularından sonra Kimmer ve İstiklerin akınlarına uğramıştır M.Ö.665’tenberi kür boylarına yerleşmiş olan İskitlerin buraları sonradan Partlar’a terk ettikleride bilinenler arasındadır.Partlar ise Türk Arsaklı Beyliğini kurmuşlar ve M.Ö.2.yüzyıldan M.S.V.yüzyıl ortalarına kadar Kars’ta hüküm sürmüşlerdir. 430yılında Pers sonundan Sasanilere gecen bölge ,uzun yıllar Sasani ,Bizans ve Araplar arasında mücadele sahası olmuştur. Sonuçta Halife Ömer döneminde Arap ordusuna (646) teslim olan Kars ve yöresi,İslam’la tanıştıktan sonra1060tarihine kadar Hıristiyan kalmak zorunda bırakılmıştır.Çünkü 653 senesinde Erzurum ve Kars ,Bizanslıların eline geçmişlerdir. Hırıstiyan yöre halkı ile Müslüman Araplar arasında bazı anlaşmazlıklar yüzünden savaşlar çıkınca muharebelerde Hıristiyan Türkler yenilgiye uğratılmıştır.Daha sonra bu bölgenin yönetimini Bagratılar ele almışlardır. Kral Bagratlı II.Abbas döneminde (928-952) Kars,Kilit Taşı ve Erasgavork’tan sonra Bugratlıların üçüncü merkezi olmuştur. III.şut, 962 yılında bugünkü Anı’yı başkent seçince, kardeşi Muş el’e merkezi Kars olan Vanand Beyliğini bırakmıştır. Ama sonraları Bizanslılar, Anı ve Kars Bagratlılarını yenip kendi himayeleri aıtın almışlardır. Sultan Alparslan, 1063 tarihinde tahta geçtikten altı ay sonra ilk batı seferine çıkmıştır. Yanına isehenüzdokuz yaşında olan oğlu Melih şah’ı ve baş verir, Nizamü’l-mülk’ü alarak önce Iğdır olmak üzere sürmeli taraflarına feth etmiştir. Kısa bir müddet sonra 16 ağustos 1064 Pazartesi günü Anı’yı almış akabinde Kars’a gelip buradaki beyliği de Selçuklulara bağlamıştır. 1063 yılı fetihleri,milli varlığımız ve dünya tarihi bakımından son derece ehemmiyetlidir. ‘’Dede Korkut Oğuz namelerin’’ de destanları yaşayan eski Oğuz Hanlarının yurdu olan kutlu Kars Arpaçay’ı ile Aras boylarında ve Ağrı Dağı eteklerinde gelecekte Akdeniz ve Karadeniz’e hakim olacak büyük Müslüman Türkiye’nin de temelleri atılmış oluyordu. Kars’ın alınmasından hemen sonra Kirman’da vali olan kardeşi Kavurd’un tahtı ele geçirmek üzere ayaklandığını öğrenen Alparslan, Kars ilinin idaresini Şeddatlılara, korunmasını da Selçuklu kale erlerine bırakıp İran’a geçmiştir. 1200 yılında Gürcü Atabeylerinin eline geçen bölge 1230 tarihinde Moğollar tarafından tahrip edilmişti. Moğollar Anadolu’dan çekilince, 1406 senesi Karakoyunlu’nun 1467 senesi de Akkoyunluların hakimiyetine girmiştir. Bu iki beyliğin sürekli savaşları, Kars ve çevresini çok etkilemişti. Savaşlar yerleşme merkezlerinin tahrip edilmesine neden olduğu gibi, nüfusunun da azalmasına sebebiyet vermişti.
1534 yılından itibaren Kanuni Sultan Süleyman zamanında Kars, Osmanlı yönetimine bağlanmıştır. Osmanlı topraklarında üç tane Kars sancağı vardır. Biri Silifke’de Kara Taşlık Kars’ı, diğeri Maraş Kars’ı bir diğeri de Dudman Kars’ıdır. İşte o Kars bilinen Kars bilinen sonuncu Kars’tır. Bölge Safaviler ile uzun süren savaşlar sonrası yıkılmış ve 1579 İranlılarca bozulmasıyla 1616’da kale yine harap bir şekilde bırakılmıştı. 1639 yılında 4. Murad devrinde imzalanan Kars’ı Şirin Anlaşması’ndan sonra Kars, 95 yıl barış dönemi yaşamıştır. 1734 tarihinde Afganlı Nadir Şah’ın saldırılarına uğrayarak yıkılıp, yakılmıştır. 1574’ten itibaren ise eyalet olan Kars’ın bünyesinde, Liva-i Zaruşat, Liva-i Geçven, Liva-i Ardahan-i Kucek, Liva-i Kağızman, Liva-i Göle-i Ardahan bulunmakta idi.
Kars, Osmanlı-Rus harplerinin başlangıcına kadar İranlılar ile yapılan savaşlarda ve Osmanlı-Rus harplerinden itibaren de Ruslarla yapılan savaşlarda en büyük askeri üs olmuştur. Anadolu’da vuk’u bulan Türk-Rus savaşlarının ilk 70 yılı (1807-1877) Kars ili’nin gerçekten ezilmesine ve bozulmasına sebep olmuştu. Anadolu’da bilinen ilk Türk-Rus harbinin (1807-1812) akabinde 1828-1829 Harpi ile ilk defa Moskofluların eline düşüp, yağma edilmiş ve bu savaşla Çıldır Eyaleti’nin de yarısı elden çıkmıştır. 1855 tarihinde Rus ordusu Kars’ı yeniden kuşatınca, yöre halkı Rus’lara karşı çok iyi direniş göstermiş ve karşılık vermişti. Bu kahramanlıktan ötürü de Osmanlı Devleti tarafından “Gazi” unvanına layık görülmüştür.
93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 tarihli dokuzuncu Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında, Ardahan, Artvin Oltu ve Batum ile beraber Kars, Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın tüm çabalarına rağmen, altı ay sonucunda düşmana Alacadağ’da yenilmesiyle bozguna uğrayıp, düşmüştür. Kars’ın Çarlık idaresinde geçen kırk yıllık kara günlerinin ardından Rusya ile yapılan 3 Mart 1918 Bret Litowsk Antlaşmasıyla kırk yıl önce elden çıkan üç sancak (Kars, Ardahan, Batum) tekrar kurtarılmıştır. Yaklaşık olarak altı ay sonra yani 30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla ordu geri çekilmiş ve Kars kaderiyle baş başa kalmıştır. Kars’ta ordunun desteğini mahrum olarak Milli Şura, sonra da Cunub-i Garb-i Kafkas Hükümeti kurulmuş ve mücadeleye devam kararı alınmıştır. Ermenilerin zulmüne dayanamıyan aşiretler ise, birer askeri birlik gibi örgütlenip, Kazım Paşa’nın 15. Kolordusunun buyruğu altına girmişlerdi. Hamid Bey Aşireti de bunlardan birisidir.
Netice olarak, eski Oğuzhan, ateşe tapan İranlılarla 5.yüzyılda yaptıkları mücadelenin kahramanlığının Köroğlu Destanı diye, Türk alemine yayıldığı Sultan Alparslan’ın 1064 yılındaki fethi ile de Anadolu’da Türkiye’nin ilk temeli atılan, Kanuni Sultan Süleyman çağında kendi isteği ile Anadolu-Türk birliğine katılan ve bugünkü Türkiye’nin en eski beldesi olup, pek çok destani Türk kahramanlıklarına sahne olan Anadolu’daki Türk-Rus savaşlarında birinci derecede rol oynayan “Doğu Kilidi” Kars, 30 Ekim 1920’de Kazım Karabekir Paşa yönetimindeki Türk orduları tarafından gerçek sahiplerine kazandırılmıştır. Bu haberin Atatürk tarafından Ankara’ya Meclis’e bildirilmesinin ardından çok büyük sevinç yaşadığını görülmüş ve okullarla, kurumların bir gün tatil edilmesi kararlaştırılmıştır.
ERMENİLER VE KARS’TA ERMENİ MEZALİMİ
Tarihin görüş içerisine Ermenilerin ne zaman ve nasıl girdikleri kesin bir neticeye bağlanamamıştır. Persçe, “misafir” anlamına gelen Ermenilerin, Babil’den göç ettiklerini ve Nuh’un oğlu Yafes’in dördüncü kuşaktan çocuğu “Hayt”tan geldiklerini ifade etseler de, bu konuda Ermeni tarihçilerinin de net bir ifadesi bulunmamaktadır. Fakat Balkanlardan başlayan göçle birlikte yöre halkı ile temas kurup kaynaşarak muhtemelan M.Ö. 4. yüzyılda ortaya çıktıkları düşüncesi ilk sırada yerini almıştır. O zamandan itibaren menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir millet oldukları ve yaptıkları sonucu yarar görmelerinin yanı sıra zarar gördükleri de aşikardır.
Tarihleri boyunca içinde yaşadıkları veya bağlı oldukları hiçbir milletin bünyesinde erimeyen, siyasi birlik olarak değilse bile küçük gruplar halinde benliklerini devam ettiren Ermeniler, Türklerle tanışmalarından sonra da bunu devam ettirmişlerdir. Çünkü Ermeniler Türklerin kendileri için uygun bir millet olduğunu sezen ilk Hıristiyan topluluktur. Türklerde doğuştan var olan adalet mefhumu, geçmiş dönemlerde kurduğu devletler içerisinde hiç kimsenin dinine, yaşayışına müdahale etmemeleri ve “cihana hakim olmak” mefküresi Ermeniler tarafından bilinmekteydi.
Malazgirt zaferinden itibaren Selçukluların idaresini kabul eden Ermeniler, özellikle Doğu Anadolu ile Adana-Maraş civarında yaşıyorlardı. Onlara verilen geniş müsamahadan yararlanarak, ticaret ve zena’atte zenginleşmişler, dolasıyla da Suriye ve Rumeli’ye kadar yayılmıştır. İşte bundan ötürü hiçbir yerde sayıca çoğunluğa sahip değillerdi.
Fatih Sultan Mehmet dönemi ve sonrasında Ermenilere o kadar çok geniş haklar tanınmıştı ki Ermeni Patriği, kendi yetkisiyle ruhani reisleri azl ediyor, kesişleri ruhanilikten kovuyor, dini ayinleri yasaklıyordu. Bunlardan başka kendi adamları ile haraç topluyor, nikah işlerini yürütüyor, hatta hapis gibi cismani cezalar verebiliyordu.
İslam Fıkhında zımmiler zekat vermedikleri gibi askere de alınmıyor, canı, malı, ve namusları da devletçe korunuyordu. Rahipler, papazlar, yoksullar, hastalar, körler, dilenciler, sakatlar, muhtaçlar, çocuklar ve kadınlar vergiden bile muaf tutulmuşlardı. Üstelik birçoğu devlet memurluğu yapıyordu. Savaşta esir düşenlerin mali külfeti de devletçe karşılanırdı. 08.08.1908 tarihli “Tanin” gazetesinde çıkan bir yazıda; Türklerin dükkanlarını Ermenilere emanet ettiği, birbirlerine hizmetkar olacak kadar içli-dışlı oldukları kaleme alınmıştı. Yani “şark meselesi”nin resmi olarak gündeme gelmesine kadar, o dönemler de dahi Osmanlı toprakları içinde Türklerden daha fazla haklara sahiplerdi. Moltke’nin ifadesiyle “Ermeniler aslında Hırıstiyan Türklere verilen isimdi” demek uygun olur.
Osmanlı Ermenilerinin hayatında ilk değilşiklik 19. yüzyılınilk çeyreğinde Kafkasların Ruslar tarafından zaptıyla Anadolu’nun doğu sınırında Ermeni kilisesinin yerleşip, tanıdığı Ermeni vali ve generallerin iller yönetip, ordulara komuta ettiği, bir Rus Ermenistan’ının kurulmasıyla başlar. Bu dönemlerde Ermenilerin çoğu Osmanlı sınırı içinde bir kısmı da İran’da yaşıyordu ve henüz Avrupalılar tarafından tanınmıyorlardı.
Rusların 18. yüzyıl başlarından beri devam edip gelen cenup siyaseti, Karadeniz’den ve Rumeli’den ilerleyip, Boğazlar’ı zaptederek Akdeniz’e çıkmayı Kafkasya yoluyla da İskenderun Körfezi’nden Akdeniz’e, Mezopotamya’ya veBatı İran’dan yürüyerek Basra’dan Hint Denizi’ne kavuşmayı planlıyordu. Bu düşünceyle Ruslar ilk başlarda Osmanlı Devleti’nin batısındaki azınlıklarla meşgul olmuş, sonrasında da doğu da kendisine yardımcı aramıştır. Rusya bu iş için Gürcüleri kullanmış, onların sayesinde de Kafkasya’ya girmeye başarmıştı. Fakat Doğu Anadolu’da kendi fikirlerini yayacak birine ihtiyaç duymuşlardı ki bu ise Ermenilerden başkası değildi. Çünkü Rusların Asya yolu üzerindeki başlıca Hıristiyan kavmi Ermenilerdi. Bundan dolayı Ruslar ilk kez Petro döneminde 1723 ve 1924’de Gürcüler ve Ermenilerle ayrı ayrı dostluk ve ticaret antlaşmaları imzalanmıştı.
Güney Kafkasya’nın Ruslar tarafından zaptı da daha sonraki Doğu Anadolu işgalleri gibi 19. yüzyıl başında Çar’ın hizmetinde yükselen ve genelde İran asıllı Ermeni subaylarının önderliğinde gerçekleşmiştir. Bunlar bir yandan İran’a karşı yapılan savaşlarda oradaki soydaşlarının gönüllü işbirliği sağlarken, öte yandan Osmanlı Devleti’ndeki Ermenilere başvurarak Rus Çarı adına Osmanlılara karşı yardım istemekte ve takviye olarak da eğitilmiş Rus subayları ile birlikte bunu yapmaktaydılar. Ermeniler 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı sırasında da çeteler kurmuşlar ve Kafkaslarda hareket etmişlerdi. Bu hareket sonucu da kimsenin engel olamayacağı Kafkas isyanları baş göstermişti. Ermenilerin bu davranışlarına Rusya’nın ses çıkarmaması Ermenileri sevdiklerinden değil, kendi menfaatlerinden kaynaklanıyordu. Öyle ki, Kafkas Bölgesindeki Ermenilerle başı derde girdiği her defasında, Osmanlı Ermenilere daha fazla baskı yapmayı, Padişaha bildiren ilk ülke Rusya olmuştur. Çünkü, Avrupalı devletlerin bu konuya bakış açısından farklı “Ermenisiz bir Ermenistan” kurma istekleriydi. Rusların 1828-1829 harbi akabinde Osmanlı Devleti’ne karşı üstünlük kazanması, Türkiye’deki Ermenilerle arasında ilk somut teması doğurmuştu. Yine bu savaşla Ermeni Meselesi’nin temeli atılmış ve ilk kez gündeme gelmesi sağlanmıştı.
93 Harbi olarak bilinen Türk-Rus savaşı öncesinde Ruslar, Ermenilerin kendilerine yardımı karşılığında İran’a bağlı konumda olan Erivan’ın bağımsızlığının sağlanacağı şart koşmuşlardı. Fakat sözlerine riayet etmedikleri gibi, Patrik Nerses’i katagigosluktan azledip Basaraya’ya sümüşlerdi. Ruslar bu durumu telafi etmek içinde Türkiye Ermenilerini gündeme getirip, hiç değilse ıslah çalışması başlatmak, ortamı yumuşatmak ve dolayısıyla Ermenilere ellerinden kaçırmamak istiyorlardı. Savaş başladıktan sonrada Osmanlı Devleti, aralarında bir tane de Ermeni temsilcinin bulunduğu divan-i harb kurarak Ermeni vatandaşlarının Rusya’ya göçmesini engellemeye çalışmıştır.
Neticede savaş Ayestefanos Antlaşmasının imza edilmesiyle son bulmuştu. Bu antlaşmanın 16. maddesi ile Ermenilere bir ıslahat yapılacağı kararlaştırıldı. Sonra ise İngiliz, Rus ve Osmanlı delegeleri arasında yapılan özel görüşmeler sonucunda Ayestefanos Antlaşmasının 16. maddesi fazla değişikliğe uğratılmadan Berlin Antlaşmasının 61. maddesi olarak kabul edildi. O sıralarda Ermeni destekçilerinden olan İngiltere 1882 yılında Mısır’ı işgal edince Ermenileri de ikinci plana atmış oluyordu. Ermeniler bu yalnızlığı ortadan kaldırmak amacıyla Washington’daki dostlarıyla sıkı bir ilişki kurmuşlardı. Onlar da, Ermeniler arasında sempati oluşturmak düşüncesiyle sözde Ermenilerin can, mal ve ırzını korumak amacıyla bir yardım cemiyeti kurmuş, burada toplanan paraları da İngiltere’deki Ermeni derneğine aktarmışlardı. Belki de bunların baskısı sonucu Padişah, tutuklu bulunan papazları affetmişti.
Tüm bu olanlara rağmen Türklere sıcak ilgi duyan Avukat Dirserkisyon Artin, Erzurum merkez komitesinin aldığı kararla hai olduğu düşüncesiyle öldürülmüştür.
1. Dünya Savaşı’ndan altı ay evvelinde Türkiye Ermenilerini silahlandıran Ruslar, onların vasıtasıyla Osmanlı halkını arkadan vurmuşlar, köyler basmışlar ve bir nevi onları takoz görevinde kullanmışlardır. Osmanlı Ermenilerinin bu tutumu Ruslarla olan savaşı güçleştiriyordu. Bu nedenle Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerin savaş alanı olmayan Suriye ve civarına zorunlu olarak göç ettirilmelerine karar verildi. Osmanlı ordusu, kendini ve vatanını güvenlik altına almak için bu işi yapıyordu. Ermeniler ise her tarafta propaganda yaparak nüfus oranlarını fazla, hatta abartılı olarak göstermeye çalışmışlardı.
23 Temmuz 1983 yılında ülkede yapılan nüfus sayımında Ermenilerin 531.404’ü erkek, 456.424’ü kadın olmak üzere toplam 987.828. olduğu tespit edilmiştir. Bu rakam Ermeni kaynaklarına göre 1882 tarihinde 2.660.000 1912’de ise 1.018.000 olarak gösterilmiştir. Genel yabancı kaynaklarda ise nüfusun 1910-1912 yılları arasında dünyada 2.900.000, Osmanlı sınırları içerisinde ise, 1.300.000 ile 1.500.000 arasında dünyada olduğu yazılıdır. Her ne olursa olsun Ermenilerin diğer ekaliyetler gibi çoğunlukta oldukları hiçbir yerin olmadığı, fazla dedikleri Van’da bile nüfusun ancak %30-%35’ini oluşturdukları ve 1. Dünya Savaşı esnasında 1.300.000 civarında oldukları kesindir.
Ermeniler tehcirden hemen önce Mart 1915’de Kars ve Ardahan’a saldırarak 30.000 civarında erkek Müslüman öldürmüş, bunu yaparken de birçoğunda tüfek dipçiğini kullanmışlardır. Aldıkları esir sayısı da epeyce fazladır. Bundan dolayıdır ki Osmanlı Devleti İtalya’dan aracı olarak esirlere insanca muamele edilmesi ricasında bulunmuştur.
Tüm bu oluşan şartlar devlet ricalini zorunlu göçe sürüklüyordu. Ayrıca bu zorunlu göç sadece Ermenilere yönelik de değildi. Van şehrinin Osmanlı Valisi gelişmekte olan Rus taarruzu ve şehrin çok kısa zamanda Rusların eline düşmesi tehlikesi karşısında Müslüman ahaliyi, Rus eğemenliğine bırakmaktansa vasıta ve yiyecek sağlamaksızın yollara dökerek Van’ı acilen boşaltma kararı almıştır.Bu Müslümanlardan pek azı söz konusu “dostane tehcir” sonucunda hayatta kalabilmiştir. İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerde uygulanmayan bu zorunlu göçte Ermenilerin büyük bir bölümü, açlıktan, hastalıktan, refakatsizlikten ve soğuktan hayatlarını kaybetmişlerdir.
Tehcir esnasında çok iyi muamele yapılmasına ve gerekli önlemler alınmasına rağmen, devlet ricalı tarafından göçe tabi tutulanlara kötü davrandıkları gerekçesiyle ve mal ile canlarını koruyamadıkları için yaklaşık 1367 görevli mahkum edilmiş, bunların yarısına yakını da idam edilmiştir. Belki de bazı devlet adamlarının kendilerini “devlet” olarak görmesi ve bu şaibelere yol açacak harekette bulunması olayları bu hale sokmuştur.
Gelişen olaylar akabinde Rusların, savaştan çekilmeleri Osmanlı Devleti ve diğer İtilaf Devletleri ile “Brest-Litowsk” barışını imzamaları üzerine Doğu Anadolu’nun tamamı Osmanlı Devleti’ne geri verildi. Ama Ermeniler Kars ve civarına o kadar çok odaklanmışlardı ki, sulh yapılmasına rağmen “sabah” gazetesinde 17.09.1918 tarihinde çıkan bir yazıda, gönüllü Ermeni çetelerinin halen daha faaliyette olduğu belirtilmişti.Osmanlı ordusu da boş durmamış Kafkaslara kadar ilerlemişti.Lakin Mondros Mütarekesinin imzalanmasıyla Türk birlikleri Kafkasya bölgesinden çekilmek zorunda kalmıştı. İleride, Rusya’nın birer uydusu olacak olan Gürcistan ve Ermenilerin sözde siyasi birliklerini tamamlayarak tarih sahnesinde yerlerini almıştır. Ahmet Refik Bey Hatıratında Kars ve içelerinin güzeliklerinden bahsdeken şehri cayır yanıyor.14.Mayıs.1919 de Kars, Arpaçay, Göle Sarıkamış Çıldır. Ahırkelek ve Gümrü bölgesi facidi. 29.Nisan.1918 de Gümrü den nakil edilen 500 Türkü öldürüldü.Ahırkelekten nakil edilen 3000 savunmasız insan öldürüldü.Şiştepe ve Gümrün ün Dörkener köyünde 60 çocuk ve ihtiyar öldürüldü.25.Nisan.1918 Subatan katliyamı 750 kişi.1000 kişilik Ermeni askeri Tuzluca VE Erivan bölgesindeki köyleri alt üşt ettiler. 8.Temmuz.1919 da Kars.Sarıkamış,Kağızman,Akcakale,Diyadin,Karaurgan.Balıklıgöl,Zırnık,Bozkuş,Mesçitli,Karakurt gibi yerleşim yerinde resmi kayıtlara göre 10.000 esir almışlarOn binlerce insanı öldürmüşlerdir.Hamamlı köyü halkını canice öldürmüşler.Akbaba,Şörğel,ve Zaruşatta 26 köy yakılmış 2000 e yakın insan öldürülmüş. Şahnalarda 500 kişi öldürülmüş.Şörğel de 34 köy 2586 evi yakılmış 200 çocuk dir diri yakılmış.Sarıkamış ta 13 köy ateşe vermişler onların tabiriyle 1975 kişi öldürmüştür.Karahamza nahiyesinin 18 köyde 5337 müslüman şehit edildi.Gölede 44 boğularak öldürdü bunların dışında 194 kişi öldürülmüş.Arprçayda 55 köyde 1026 kişi.Sadece Möküz köyünde150 kişi kesilmiştir.Savunmasız halka yapılan mezalimi ATATÜRK dünya ülkelerine telgraf çekerek olayın vahametini duyurdu. Mustafa Kemal Paşa, XV.Kolordu Komutanı Kazim Karabekire yetki vermiştir.Doğu Cepe Komutanı olarak görevi aldı, 9.6.1920.Bu aynı zamanda ilk askeri cepe olmuştur. 13.Ekim.1921 sonuca varıldı.
Doğu Anadolu’da halk arasında çok yaygın bir halk deyimi vardır. “Çingenede pehlivan, Ermeni’de irfan, Moskof’da ise vicdan bulunmaz diye, Gerçekten de Ruslar Kars’ı işgal edip, Ermenilerle birlikte geri çekildiklerinde şehrin dörtte üçü tahrip olmuştu. Bu durum gerek Rusya’nın ve gerekse Ermenilerin Kars üzerindeki emelleri çok net bir ifade tarzıyla açığa vuruyordu. Yapılan bu tahribatı Zülali mahlaslı halk aşığı, şu benzetme ile anlatmaktadır. “Şahinin terk ettiği yerde, kargalar leş avına çıkarlar.”
KAYNAKLAR: Dünden Bu Güne Türk Ermeni İlişkileri Yazar:İdris BAL,Mustafa ÇUFALI Ermeni Meselesi Üzerinde Araştırmalar Yazar:Erhan AFYONCU Ermeni Meselesi Yazar:Başbakanlık Arşivi Çıldır Tarihi Yazar:Feridun ABABAY
|